Mükemmel Adam İdolü Günümüz Toplumunda Var Olabilir mi?
Mükemmel Adam İdolü Günümüz Toplumunda Var Olabilir mi?
Mükemmel Adam İdolü Günümüz Toplumunda Var Olabilir mi?
Mükemmel Adam İdolü Günümüz Toplumunda Var Olabilir mi?
Mükemmel Adam İdolü Günümüz Toplumunda Var Olabilir mi?
Mükemmel Adam İdolü Günümüz Toplumunda Var Olabilir mi?
Mükemmel Adam İdolü Günümüz Toplumunda Var Olabilir mi?
Mükemmel Adam İdolü Günümüz Toplumunda Var Olabilir mi?
Mükemmel Adam İdolü Günümüz Toplumunda Var Olabilir mi?
Sosyal medyanın biz genç kadınlarda bir “erkek” yerine “adam” algısı oluşturduğu ortada. Öyle ki önümüze çıkan dişil enerji ve maskülen enerji ayrımlarından bizim için dünyaları yakmaya hazır olan kötü adam imajına kadar hepimiz ayaklarımızın önüne çöken, şahsi hayranımız olan bir adam bulmaya kararlıyız.
Ben de dahil olmak üzere hepimiz sosyal medyada fazlaca vakit geçiriyoruz. Konuştuğumuz konular, yaptığımız espriler, hayallerimiz, kariyer planlamalarımızın temelinde bir şekilde ekran süremiz yatıyor. Sanki ekran süresi az olan birinin genel kültürü azmış gibi davranılıyor, esprilerden dışlanıyor, tam manasıyla konuya Fransız kalıyor. Neredeyse yaşam stilimiz, idollerimiz ekrandakilerden ibaret gibi… Hal böyle olunca yıllar önceki yaşıtlarımızın seviyesinden; davranışlarımız olsun, gözlemlerimiz olsun, hayat tecrübemiz olsun konulara kat be kat daha fazla hakimiz. Bir genç kadın olarak aşk hayatımızda yaptığımız seçimler de yıllar önce genç kadın olan annelerimizin ya da annelerimizin kuşağındakilerden farklı olabilir mi?
Hepimizin aşina olduğu “golden retriever boyfriend” , “ yearning man”, “my type”, “bare minimum”, “a man akımı”, “men who knows how to be man” vs… Her genç kızın hayatında duyduğu bir anne atasözünün-“Sevdiğinle değil seni çok sevenle evlen.”- bir çağ atlamış hali gibi değil mi? Sosyal medyanın zararları olduğu bariz fakat bir genç kadının aşk hayatındaki seçimleri doğru yönlendirebildiği tartışılabilir belki? Bu noktadan ilerlediğimizde akla şu soru geliyor:
Hepimizin manifestlediği, kaderimizde bir şekilde karşımıza çıkmasını arzuladığımız bu mükemmel adamlar günümüz toplumunda varolabilir mi?
Sosyal medyanın biz genç kadınlarda bir “erkek” yerine “adam” algısı oluşturduğu ortada. Öyle ki önümüze çıkan dişil enerji ve maskülen enerji ayrımlarından bizim için dünyaları yakmaya hazır olan kötü adam imajına kadar hepimiz ayaklarımızın önüne çöken, şahsi hayranımız olan bir adam bulmaya kararlıyız. Bu nedenle birlikte olma ihtimalimiz bulunan erkekleri henüz flört aşamasındayken aynı beyazlar ve siyahlar olarak ayırdığımız çamaşırlarımız gibi iki ana sepete ayırıyoruz. Daha da ilerlersek artık ilgi duyduklarımızı bir heyecan, bize ilgi duyanları ise ciddi görüyoruz. Gerçekten de bir anne atasözünün gerekliliklerini önemsemeye başladık. Her ne kadar değişen çağla birlikte flört piyasasının geneli heyecan arayan erkeklerle dolup taşsa bile kendimize olan sevgimizi hatta menfaatimizi bile kendimize göre düşünüp tartıyoruz. Eğer heyecan arıyorsak hali hazırda bulunan çivisi çıkmış flört piyasasından yararlanıyoruz, eğer ciddi arıyorsak sadece beklemekle yetiniyoruz. Neden beklemekle yetiniyoruz?
Z kuşağının (1997-2012) her ne kadar 90’lar, 2000’ler,2010’lar arasında sınırlı miktarda bir fark bulunsa da diğer kuşaklara birçok konuda fark attığı, ezberi bozduğu ve çok daha farklı düşündüğü temel değerler var. Sosyal medyanın tam gelişim evremizde hayatımıza girmesiyle daha özgün ve samimi, daha evrensel, daha seküler, daha hümanist, daha hoşgörülü yani çeşitliliğe açık, etik değer anlayışı yüksek, toplumsal konulara daha duyarlı, ruh ve beden farkındalığı daha yüksek, kişisel gelişimini önemseyen, iş ve yaşam dengesini kriter haline getiren, bağımsız olan fakat diğer yandan daha narsist, içinde bir boşluk -eksiklik- hisseden, gelecek kaygısı bulunan, kolayca tükenmişlik hissi yaşayan, daha kendi alanına düşkün, kararsız, eleştiriye karşı daha hassas, daha bireysel, daha mukayeseciyiz. Sanki iki net çizgi arasında daire çiziyoruz, ikilikler arasında boğuluyoruz ve hepimiz biraz arafta kalmayı tercih ediyoruz. Tüm bu ikilik hali, oturmuş aile rollerine nasıl yansıyabilir?
Liseli bir genç kızken annelerimizin ağzından çıkan şu cümleyi “Oku kızım, kimseye muhtaç olma. Kendi paran olsun, kocanın eline bakma.” hiç unutmayız. Bu cümle ev hanımı olandan çalışan annelerimize kadar nesilden nesile aktarılan bir travma yadigarı sanki. Öyle ki geneli kılını kıpırdatmayan, dağınık, duygusal zekâsı yetmeyen ve annelerimizi mutfağa hapseden babalardan tutun servisinden sehpasına kadar ayarlansa da kadınların oradan buraya koşuşturduğu aile buluşmalarına uzanan bu düzeni; kuşağımız gereği çocukluktan bu yana sorguladık. Bizler on üç on dört yaşlarından itibaren sofra kurmaya, çatal kaşık ve tabakları masaya koymaya alıştırılırken yaşıtlarımız olan erkeklerin geneli oturma odasında babalarıyla birlikte maç izliyorlardı. Aile rolleri sanki yüz yıllardır hep aynı çizgiden ilerliyor; anneler eve ve çocuklara bakar, babalar ise eve para getirir. Fakat kadınların çalışma hayatına girmesiyle çalışan anneler hem ev hem çocuk hem de işle başa çıkmaya çalışarak zorlu bir döneme atıldı -yine bir anne atasözünü dile getirmek isterim ki “Ömür biter, ev işi bitmez.”- ve bizler yeni teoriler üretmeye başladık:
“İkisi de çalışıyor. Annem eve geldiğinde yemek yapıyor, evi düzenliyor fakat babam işten geldikten sonra sadece televizyon başına geçerek eline kumandayı alıp dinleniyor.”
Üstelik sadece çalışan anneleri olan küçük kızlar değil, annelerinin sabahtan bu yana kahvaltı sofrası, çocuklara hazırlanan beslenme çantaları, akşam yemeği, ev temizliği, çamaşır, bulaşık, günler ve daha bir sürü şeyle ilgilenen ev hanımı anneleri olan küçük kızlar da sorgulamaya başladı. Akşam olduğunda televizyonun önünde uzanan babaların yanına oturup çamaşır dürerken eşleriyle konuşmaya çalışan ev hanımı annelerimiz… İçten içe bir şeyler bize yanlış geliyordu ve yanlışın kim ya da ne olduğunu bilemiyorduk.
Aile rollerinin bu dengesiz dağılımı, zamanla erkek kardeşleri olanlar ya da erkek kuzenleri olan küçük kızların yaşamının da içine sürüklenerek bir başka soruyla şakaklarına yerleşti “Ben de okula gidiyorum, erkek kardeşim de gidiyor. Ben de ders çalışıyorum o da çalışıyor. Ama ben anneme yardım ediyorum o erkek olduğu için koltukta uzanıyor. Neden?” ya da “Ben de bayram kutlamaya geldim, erkek kuzenlerim de geldi. Ben de yaşlı aile üyelerini ziyarete geldim, onlar da geldi. Ama ben tatlı tabaklarına baklava koyup çay doldururken onlar oturuyor. Neden?”
Yıllar geçti ve bizler genç kadın olduk, gözlemci bir kuşak olarak babalarımızın neredeyse zıt özelliklerini içeren bir kriter listesi oluşturduk. Aslında bütün sosyal medya akımlarının çıkış noktası bizim sorgulamalarımızın bir sonucu sanki? Büyüme konusunda ülkemiz açısından acele eden bir kuşaktık, belki de sosyal medyayla birlikte küreselleşen dünyada, doğal olarak yaşıtlarımızın yaşantılarına özendik. Lisedeki toxic ilişkilerimiz, arkadaşlarımızdan duyduğumuz ilişkiler ve dedikoduların da etkisiyle kısacası yaşayıp öğrenerek bu listeye ilişki dinamiğine dair birtakım hakikatler sabitledik.
Biz geçen yıllar boyunca sorgularken yaşıtlarımız olan erkekler kendilerinin işine gelen bu düzene ayak uydurdu; sorgulamadılar, düşünmediler, anneleriyle empati kurmadılar, hazıra kondular ve annelerinin favori çocuğu olmaya devam ettiler. Onlar için her an ve salise, birbirleriyle ve önceki kuşaklarla tıpatıp aynıydı. Onların değişimden bu kadar geri kalması, haberdar dahi olmaması, haberdar olsa bile var olana razı gelmesi gayet doğaldı. Elbette bu çoğunlukta az da olsa süregelen yetiştirilme tarzının farklı olduğu koşullarda büyüyen erkekler de vardı. Yetiştirilme tarzı belki de sadece annenin hayata bakış açısı olmasa gerek, en temelde babanın hayata bakış açısı, erkek çocuğuyla kurduğu ilişki, söz konusu erkek çocuğunun gelecekte nasıl bağlar kuracağının temelini oluşturuyor. Belki de kriter listemize babayla ilişki maddesini de eklemeliyiz, bu noktadan ilerlediğimizde özellikle babanın anneyle olan ilişkisi ve ona nasıl davrandığı da bir alt başlık sunuyor…
Bugün genç kadınlar olarak flört piyasasına girdiğimizde süregelen bütün bu düzenin içine savrulduk. Belki erken yaşın getirdiği tecrübelerdendir; biraz daha detaycı düşünmeye, iyice araştırmaya henüz yüz yüze görüşmediğimiz flörtlerimizin bütün hayatının derinliklerine indik. Aslında haksız da sayılmazdık, vakit kaybetmemizi engelleyen teknolojinin bu yanını da kullandık ki ne kalp kırıklıklarıyla kalmak için ne de madalyonun arka yüzünü görmek için beklemedik, dürüst olmak gerekirse vakit kaybetmedik. Hatta erkekleri sınıflandırdık bile, ezberlediğimiz klasik türleri de oluşturduk. Örneğin sol çapraz bağları kopan futbolcu çocuk, sporla kafayı bozmuş aldatılan ve takılmalık arayan çocuk, keko çocuk, aldatma garantili fakat ruhunun bile duymadığı sevgilisine çok aşık rolü yapan motorcu çocuk vs. Farklı olanı, derinlerde keşfedilmeyi bekleyen azınlık erkekleri bulmaya çalıştık, bazılarımız buldu, bazılarımız bulduğunu sandı. Bulduğunu sananlar ya da henüz hiç bulamayanlar ise sessiz bir bekleyişe sürüldü… Sürülenler olarak bu düzenin bir geçiş döneminin hayalperestleri miyiz yoksa şanslı olmayı arzulayanlar mı?
Belki de iş, sadece bir kriter listesi ve farkındalığın ötesindedir. Kadınlığımızın ötesinde kendi değerimizle ilgilidir. Hayatımızda yaptığımız seçimler, nelerle yetinmeyi kabul ettiğimiz, hangi badirelere rağmen kalmayı seçtiğimiz, neleri göze alabildiğimizdir. Belki de gerçek soru mükemmel adam için bizim mükemmel kadın olup olmadığımızdır. Bu mükemmellik kavramı toplumun biçtiği değerler ya da sosyal medyadaki bir etiket değil elbette, başka bir tanım biçiminden bahsediyorum. Biz genç kadınlar olarak kendimize biçtiğimiz değer ve buna saygı duyulup duyulmadığı hakkında kafanızda bir soru işareti yaratmak istiyorum. Gerçekten ama gerçekten kendiniz için neleri seçtiniz? Belki de tüm bu mükemmel adam kavramı bizim başımızı başka bir yöne çevirdi. Var olan tüm bu koşullar sadece bir jüri koltuğuna oturmamızı ve elimizde olanları ayıklamamızı sağladı, gereksiz değildi ama başka neler yapabileceğimizi düşünmemizi kısıtlayan tek bir eylem de değil. Kırmızı çizgilerimiz ve prensiplerimizin bazı kırmızı bayraklara üstün gelmesi ve her ne olursa olsun, ne kadar aşık olursak olalım aşkı seçmekten ziyade kendimizi seçmenin önemini ana başlık haline getirmemiz gerek belki de… Aşkın büyülü körlüğünü bir kenara zorlanarak bırakarak kendimiz için nelerden vazgeçmek zorunda kaldığımızı daha doğrusu kendimize deli dolu aşık, dünyaları yakmaya hazır, şahsi hayranımız olan mükemmel adamın kendimize neleri layık gördüğümüzü, söz konusu kendimiz olunca neleri bırakmaya hazır olduğumuzu görmesini değil, fark etmesini değil, bilmesinden bahsediyorum. Flört olsun ya da olmasın, var olan bir aşk olsun ya da olmasın kendimiz için nasıl bir hayat istiyoruz? Nasıl bir evde oturmak, nasıl bir arabaya binmek, bir pazar akşamı ne yapmayı tercih ediyoruz? Hayat felsefimize uyan insanlarla mı birlikte oluyoruz? Birlikte oluyorsak hayallerimizdeki şartları sağlıyor mu? Mutlu muyuz? Kendimiz için emek harcıyor muyuz? Kendimiz için yaptığımız herhangi bir şeyden bahsediyorum. Yüzümüze haftada bir iki kere maske yapmak, yepyeni bir pijama takımı almak, arkadaşlarımızla ne kadar mutlu olduğumuz özetle kendimiz için üzülmeyi bir kenara bırakıp yalnızca bize huzur veren aktivite ya da şeyleri kastediyorum. Çünkü ruh yansıtılmaya uygun bir varoluştur ve ruh bir enerji yayar. Ve aşk… Aşk iki kişinin enerjisinin uyuşmasıyla bir kıvılcım yaratır. Bizler bir genç kadın olarak enerjimize hangi duyguları, renkleri ve çağrışımları yüklüyoruz? Aynı duygular, renkler ve çağrışımlarla mükemmel adamı beklemekten yorulmadık mı? Farklı isimler, farklı tanışmalar fakat hep aynı sonla başa çıkmak başımızı ağrıtmadı mı?.. Belki de bizimle birlikte olmayı isteyen erkek grubunu değiştirmek de bir çözüm sunabilir. Saydığımız kriterlere sıkı sıkıya bağlı kalarak kendimize verdiğimiz değeri ve verdiğimiz değerin istediğimiz kıstasta bir saygıya hakkı olduğunu gösterebiliriz. Ve bütün bunlar eski düzeni devam ettiren erkeklerin yalnız kalmasını ve kendinde bir problem aramasını sağlayabilir. Yeni koşullar başka bir düzene vesile olabilir. Sonuçta mükemmel adam akımının herkesçe bilinmesini yaptığımız gözlemler ve tepkiler oluşturmuş gibiydi değil mi?..
Sonuç olarak mükemmel adam bu şartlarda saklanıyor ya da keşfedilmeyi bekliyor olabilir ancak aşkın ruhumuzun toprağında can bulacağı görmezden gelinebilecek bir durum değil. Tohum -mükemmel adam- bizi bulmadan önce toprağımızda kendimiz için çiçekler ekmeyi ve bu sayede toprağımızın daha sağlıklı hale geleceğini unutmamakta fayda var. Kendimiz için ektiğimiz her çiçek bizi bahsi geçen mükemmel adama bir adım daha yaklaştırabilir. Ve son adımı attığımızda gerçekten son adımı attığınızı bilmeyebiliriz çünkü çoktan bizi bulmuştur?..